Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Aşktır ki, gerisi vesairedir…

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib

Kılma derman kim helâkim zehr–i dermanındadır

Fuzuli

Sevgili!..

Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim.

Sevgili!..

Şimdi senden uzakta, aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kandırmış olacağım. Bildim dediğim bir aldanıştır çünki o, duydum dediğim bir yanıştır. Şimdi ayın, şın ve kaf’ları çıkardılar elifbelerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden. Sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak, ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak. Bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda, yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda. Aşkın gerçeği değildi bildiğimiz, ama aşkın ateşiydi yandığımız. Artık şüphedeyiz, canları yâre ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi!.. Sana varacak yolların çilesi miydi; tutkular ötesi tutkunun zirvesi, hasretle yanışların sesi miydi!..

Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk; ve maddeyi mânâya veren en cömert sancıydı. Ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki; belki ötelere yazgılı yitirişlerin türküsüydü. Kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk; kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan âhenkti aşk. Şarkın bütün şiir macerasıydı, belki Yesribli sevgililer için tutulan bir Anadolu yasıydı. Yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı. Mansûr’u dâra takan da, Halil’i oda yakan da oydu, ve oydu Eyyub’u derde bırakan da. Tuz kadar mübarek, ekmekçe aziz idi; toprakleyin bereket, su gibi temiz idi.

Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız gönül misâl–i taşa benzer. Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır. Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kemend olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem, babalarca bend olur. Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nâgehan doğar. Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebet olur; aşk kayıp giderse dünyadan ebet kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur.

Aşk gelince burukluğun şiirinde hüzün dokur heceler; ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler. Saban onunla sürerse toprağı koşarak, ancak o vakit yeşerir taze bir başak. Atların nallarından yıldırımlar masallara dökülür, ve yollanamayan mektuplarda nice kalpler sökülür. Kayan yıldızlar gibi büzülür elem dehlizlerine diller, ve melal süzülür gibi melek kanatlarında döker yapraklarını güller. Kaderin dehşetini yakan şamdanlar özge pervanelere tesellikâr düşer, şefkatli bir ekmek kırıntısıdır kurutulmuş buselere yâr düşer.

Sevgili!..

Kapına geldik; aşkı öğret bize; ve aşkını ver yüreklerimize.

Bir nihânîce gamzene gamzede âşıkların adına… Hani uykuya dalınca kenti, ve yalnız başına kalınca kendi… Hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri, ve hâl üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri… Vicdan sesinden bîzâr kürek mahkumlarınca, hani âşıkların hasreti özlemle karınca… Hani gurbetin ucunda gönlüme gömen de seni, hani seni gurbet gurbet gönlüme gömende… Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi âşıkı aydınlatırken… Gel ey Sevgili bir huzmecik bahş eyle âsî ve aciz üftadene, ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!..

Her şey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da.

İskender Pala

Ne yolcuyu eğle ne yolu incit…

Gönül çalamazsan aşkın sazını, ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını, ne dikene dokun ne gülü incit
Bekle dost kapısın sadık dost isen, gönüller tamir et ehli dil isen
Sevda sahrasında mecnun değilsen, ne leyla’yı çağır ne çölü incit
Rızaya razı ol hakka kailsen, ara bul mürşidi müşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen, ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Yusuf olmak…

dokundun mu abla Yusuf’un bahtına?
aldın mı Yakup’taki Yusuf muhabbetini?
sabrı, sadakati bir de o sonsuz aşkı bildin mi?
tevekkül sahibi kimmiş,sabır neredeymiş gördün mü?
söylesene şimdi nasılsın?

aşka düşen gayretullaha dokunmasında
gerisi Yusuf’la zindanda yaşayınca yoluna koyulur…

Züleyha’ yı aşka hazırlayan merhaleler biz de nerde gördün mü?
Yusuf gibi mazaallah demek bize de nasip olur mu?

Yusuf’un kuyusunda bizde emin bir yere oturtulur muyuz?

ah abla Yusuf’a aşık olduk ya artık kurtlar sofrasının yemeği de olduk demektir…
imtihan asıl şimdi başlıyor Yusuf’u andık Yusuf’a yoldaşız şimdi…

Züleyha nefsini ezdi geçti Yusuf’ta var olan gerçeği gördü!

peki ya biz?
Biz ne zaman Yusuf diye inleyen dilimizi ‘a çevireceğiz?!!
….,,
yazamadım ama sen anladın değil mi?
dilim yine düğümlü açmak Yusuf’a mı kaldı, oysa nefsinin elinde oyuncak olmuş Züleyha’yım ben!
Mevlana
Gönlünde olanı benden gizleme ki
benim gönlümdeki de
ortaya çıksın ..
derken;
O’na sadıklığımızı mı dile getirdi?
ne dersin?
teslimiyetimiz mi sınanıyor?
neler oluyor???

“Siz çok önemlisiniz!…”

Anadolu’muzun bir köşesin de yaşayan bir öğretmen, lise son sınıftaki öğrencilerini, “diğer insanlardan farklı özelliklerini” vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti.
Her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını
belirtti.Sonra her birine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz”
yazılı birer mavi kurdele verdi.Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını
anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi.
Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi.
Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.
Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele verdi ve:
“Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini
bulmanızı istiyoruz.Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye
karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü”
onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patron;
“Tabii ki” şeklinde cevap verdi.
Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine
iliştirdi.
Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız?… Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?… Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” dedi…
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
“Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi.
“Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran
olduğunu söyleyip,
“İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyi
iliştirdi…
Bir hayal etmeğe çalış…
Benim bir dahi olduğumu düşünüyor..
“Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.
Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı
istedi.
Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi
düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben “seni” onurlandırmak istiyorum.
Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum.
Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca
sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve
özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın.
Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum” diye devam etti…
Şaşkına dönen çocuk şimdi ağlamaya başlamıştı…
Bütün vücudu titriyordu… Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı ve:
“Yarın intihar edecektim” baba, dedi…
“Baba, ben senin…çünkü ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç
önemsemediğini düşünüyordum…
Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… Oğlunun hayatını
kurtardın!…

” Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var
olduğunu sakın unutmayın…
Hepinize yetecek kadar kurdele var.

Kanaat

Bir talebe, hikmet sahibi bir zât ile sohbet ederken:

- Cennette azıcık bir yerim olsa bana yeter deyince, o zât şu cevabı verdi:

- Âhiret için ettiğin kanaati, keşke dünya için de etseydin.

Ya Rabbi!…

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                 Ya Rabbi!
Seherde açılan güller hürmetine,
Rüküde bükülen beller hürmetine,
Zikrinle dönen diller hürmetine,
Cehennem narında yakma ya rabbi…

Secdeye kapanan başlar hürmetine,
Aşkınla sızlayan kalpler hürmetine,
Gecelerde dökülen yaşlar hürmetine,
Gazabınla bize bakma ya rabbi…
***
Yolunda kaim kullara bağısla
Rızana giden yollara bagışla
Arşına acılan ellere bagısla
Muhammed Mustafanın özüne bagışla
Fatıma tu zehre adlı kızına bagısla
Yetım yetamenın yuzune bagısla
Huzurunda boynumuz bukme ya Rabbi!
Cem i peygamberlerın hurmetine
Uhud şehidlerinin kanı hurmetine
Suçlarımızı basa kalkma ya Rabbi !
Sualde bizleri fazla sıkma ya Rabbi!

Yakma ya Rabbi !
Muhammed askına yakma ya Rabbi !
Kabe askına yakma ya Rabbi!

Kurban Bayramınız Mübarek Olsun…

Çok eskidendi el öpmeler, kenarı dantelli mendiller içinde şekerler,

avuca zor sığan kocaman 2,5 liralık bayram harçlıkları…

Postacının getirdiği, uzaktaki dostların bayramı kutlayan kartları…

Aniden yok oldular, yittiler eskilerde bir yerlerde.

Yıllarca sadece seyahate gidenler tesadüfen karşılaştılarsa, kutladılar birbirlerinin bayramlarını.

Artık bayramlar sadece birer “firsat” oldu, yorgun bedenlerin dinlenmesi için…

Bir gün sanal alemle tanıştık ve yeniden hatırladık bayramlaşmanın keyfini…

Kenarı dantelli mendiller, parlak kağıda sarılı şekerler, madeni 2,5 liralik bayram harçlıklari yok belki

ancak bir küçük haber vardı dostlardan uzun süredir karşılaşmadığın, hala aynı adreste olup olmadığını bilmediğin…

Sanal da olsa hatırlandığını, unutulmadığını anımsadığın.

Eskiden, tek yaprak bayram kartlarında yazıldığı gibi….

“KURBAN BAYRAMINIZI KUTLAR, ESENLİKLER DİLERİM”

Bir Dua

Resulullah Efendimiz, (s.a.v.) Veda Hacci’ nda, “Veda Hutbesini” bitirdikten sonra Bilal-i Habeşi Hazretleri, Ezan-i Şerifi okudu. Butun Eshab-i Kiram, huzur ve husu icinde dinlediler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) , namazi kildirdiktan sonra devesine bindi. Cebel-i Rahme’nin dibine varip kayalari onune alip, kibleye donerek vakfeye durdu. Herkesin vakfeye durmasini emretti. Daha sonra: “Hayir, ancak ahiret hayirdir.” buyurdu.

Mubarek ellerini gogus hizasinda kaldirarak, butun peygamberlerin yaptigi pek faziletli olan su duaya basladi. Bizlere, bu sekilde dua etmemiz icin isaret buyurmus oldu:

“Allahu Teala’dan (c.c.) baska ilah yoktur. O birdir. Esi ortagi yoktur. Mulk, O’na aittir. Hamd, O’na mahsustur…

Ey Allahim! Kabir azabindan, kalbin vesvesesinden, islerin daginikligindan sana siginirim!

Ey Allahim! Ruzgarlarin getirdigi afetin serrinden sana siginirim! Ey Allahim, gozumde bir nur, kulagimda bir nur, kalbimde bir nur yarat! Ey Allahim, gogsume genislik ver, isimi kolaylastir!

Ey Allahim! Kalbe vesvese veren seytandan, islerin karisikligindan, kabir fitnesinin serrinden, gecenin getirdigi seylerin serrinden, gunduzun getirdigi seylerin serrinden, korkunc ruzgarlarin getirdigi afetlerin serrinden, zamanin nobet nobet gelen mihnet ve belalarinin serrinden sana siginirim!

Ey Allahim, sagligin hastaliga cevrilmesinden, birden bire gelip catacak azabindan ve butun gazabindan sana siginirim!

Ey Allahim! Beni hidayetine ulastir. Gecmisimi, gelecegimi bagisla! Ey bas vurulacaklarin en hayirlisi! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en cok vereni!

Ey Allahim! Sen, sozumu isitiyor, yerimi goruyor, gizli, acik neyim var ise biliyorsun. Islerimden hic biri sana gizli degildir. Ben caresizim, yoksulum. Senden yardim ve eman diliyorum.

Korkuyorum. Kusurlarimi itiraf ediyorum. Bir caresiz, senden nasil isterse, ben de oyle istiyorum. Zelil bir gunahkar, sana nasil yalvarirsa, ben de oyle yalvariyorum.

Yuce huzurunda boynunu bukmus, senin icin gozlerinden yaslar bosanan, senin ugrunda butun varligini zelil eden, senin icin burnunu topraklara surten bir kulun sana nasil dua ederse, ben de oyle dua ediyorum!

Ey Rabbim! Duami kabul buyurmaktan beni mahrum eyleme. Bana Rauf ve Rahim ol! Ey istenilenlerin en hayirlisi ve verenlerin en keremlisi!..

Ben, Sana her an muhtacim. Senin ise, bana hic ihtiyacin yok. Sen, ancak yaratanim olarak beni bagislar, affedersin.

Ey duacilarin dualarini kabul eden! Ey umit baglananlarin en ustunu! Islamiyet ve Muhammed (aleyhisselam) uzerindeki himayen hurmetine sana yoneliyorum. Benim butun suclarimi bagisla! Beni su durdugum yerden butun hacetlerimi yerine getirmis, dileklerimi ihsan buyurmus, temennilerimi gerceklestirmis olarak dondur!..

Bizler, topluca senin Beyt-i Haram’ina geldik. Su buyuk Mesair’de vakfeye durduk. Su mubarek yerlerde hazir bulunduk. Umidimiz, yuce katindaki sevab ve mukafata nail olmaktir. Umidimizi bosa cikarma Allahim!”

Resulullah efendimiz, bu duadan sonra vakfe yapti. Aksam uzeri:

“Bugun, dininizi sizin icin ikmal eyledim. Uzerinize olan nimetimi tamamladim ve size din olarak Islamiyet’i vermekle razi oldum (Maide suresi: 3) mealindeki ayet-i kerime nazil oldu.

Boylece, Islam dini ikmal bulmus oldu. Bildirilmemis, aciklanmamis hicbir emir, yasak kalmadi. Kisa bir muddet sonra da bu fani dunyadan ayrildi.

Allah O’nun sefaatine nasip etsin bizleri…

Amin!

Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi Bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli;
-”Helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der;
-”Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.”

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahına gider ve Hacı Bektaş Veli’ye Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini birde Hacı Bektaş Veli’ye sorar.
Hacı Bektaş Veli’de şöyle der;
-”Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Dua Estetiği

Rabb’imiz Mûsa Aleyhisselâm’a sormuştu: “Elindeki nedir?” Mûsa Aleyhisselam ise “Bu asâmdır” demiş ve sonra açıklamıştı, “ona dayanırım, onunla hayvanlarıma yaprak silkelerim…” Pekâlâ, Mûsa Aleyhisselam da biliyordu ki Rabbi elindekinin ne olduğunu bilir. Üstelik asânın dayanmaya yaradığını, hayvanlara yaprak silkmekte kullanıldığını, her şeyi bilen Alîm-i Küllî Şey’e ayrıca söylemesi fazla değil mi? Hayır, fazla değil; hatta eksik gibi. Çünkü Sevgili’nin huzurunda olunca laf uzatılır, uzatılmak istenir. Daha çok huzurda kalmak için yeni yeni konular açılır. Huzurda iken, konuşulanın ne olduğu önemli değildir; önemli olan konuşmaktır. Çünkü konuşmak huzurda kalmayı uzatacaktır. Dua da böyledir işte, kulun Rabb’iyle söyleşmesidir. İster ayakkabımızın kaybolan bağcığı gibi sıradan bir şey için, ister ebedî hayat gibi en başta gelen hacetimiz için dua etmek Rabb’in huzurunda kalma vesilesidir… Mümin için dua etmek, duanın kabul olup olmamasından daha önce gelir. Çünkü dua, içeriği ne olursa olsun, sonucu nereye varırsa varsın, Sevgilinin huzurunda kalmaktır. Yani ki, duanın kendisi duanın sonucundan önemlidir, önceliklidir.
* * *
Dua ediyor olabilmek de, O’na muhatap olmayı, O’nu muhatap olarak bulmuş olmak gibi eşsiz ayrıcalıkları içerdiğine göre, çok önemli ve öncelikli bir duanın kabul edilmiş halidir. Dua edemeyen, dua edemediğinin farkında değildir; dua etmek için dua etmek gerektiğini bile bilemez. Dua edemeyen, dua edememekle neyi kaybettiğinin farkında değildir; bir şeyi kaybettiğini bilmeyen ise aramaz, aramadıkça bulamaz, bulsa bile eline almaz. Öyleyse, dua edebiliyor olmakla, nasıl derin bir kuyudan çıkarıldığımızı görelim. Dua eden adam bilmeli ki, dua ediyor olmakla, kaybettiğini bulmuştur, kaybettiğini bile bilmediği bir kaybını bulmuştur, eksikliğini bile çekemeyecek kadar gafil olduğu bir eksiğini tamamlamıştır. Birileri hakkında dua etmiş olmalı ki, dua edebiliyor.
* * *
“İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım, beni beslesinler diye değil…”
Kulluk, Rab tarafından rızıklandığını bilmekle başlar. İnsanın secdesi tevekkül seccadesinde gerçekleşir. Kul alnını yere değdirdiğinde, Rabb’inden başka kimseye muhtaç olmadığını kabullenir. Secde ile sadece kafasını değil varlığını da toprağa indirir. Rabb’inin kendisine verdiğinden şüphesi olanın secdesi tam değildir; alnı yerde olduğu halde, aklı yukarıda kalmıştır. “Yalnız Sana kulluk edelim diye yalnız Senden yardım dileriz!” dedirttiğine göre Rabb’imiz, kulluğumuzu O’na yardımmış gibi görmek yerine, O’nun bize yardımı olarak bilmeliyiz.
* * *
“Kim kötü bir iş işler, nefsine zulmeder de, sonra/gecikerek tövbe ederse Allah’ı Gafûr ve Rahîm olarak bulur.” Aziz Mahmud Hudâyî, bu ayeti yorumlarken, tövbenin pek dikkat edemediğimiz bir inceliğine dikkat çeker. İnsan kötü işi bedeniyle yapar, eliyle gerçekleştirir, açık bir eylem koyar ortaya. Tövbe ise dille yapılır, hatta dile gelmeden de yapıldığı olur. Hüdâyî Hazretleri, işte bu farkı hatırlatarak, fiilen yapılan isyanın sözle yapılan itaatle affedilmesindeki lütfu gözler önüne seriyor.
* * *
Bir dostumdan duymuştum: “Allah, kendisi için terk ettiğiniz şeyleri terk ettiğinize sizi sevindirsin.” Hayatın özünü yakalayan bir yakarış bu. Çünkü her an bir tercihte bulunuyoruz; bir tercih bize bin terk edişi yaşatıyor. Rabb’imizin rızası için tercih ettiklerimiz ne çok terki gerektiriyor. Bir helâl için bin haramdan yüz çeviriyoruz. Sözgelimi, bir kadını kendimize helâl ederken, diğerlerini terk ediyoruz. Bir erkeği kendimize eş seçerken, başka bütün erkeklerden yüz çeviriyoruz. Eşlerin birbirleri için böylesi sözel ve fiilî dualarda bulunması gerekir. Başkalarını terk ederek kendisi eş olarak tercih edilen bir kadın ya da erkek, eşini kendisi için terk ettiklerini terk ettiğine memnun etmek için elinden geleni yapmalı.
* * *
Fatiha, dilimize değen en güzel duadır. Duayı kabul edecek olan Zâtın dilimize dua vermesi, bize yakarış temrinleri yaptırması, O’nun o duaları çoktan kabul etmeye hazır olduğunu gösteriyor değil mi? Dua ile duanın kabulü arasında sadece o duanın dilimize değmesi bahanesi var. Adı üzerinde “açılış”tır Fatiha; varlığın yüzünü Var edene çevirir, bize ötelerle “ağız birliği” ettirir. Bize verileceklerin hepsi Fatiha’da saklıdır; tek Fatiha ile istediklerimiz bize verilse yeter aslında. Bizi yokluğun dehşetinden alıp kimsenin yapamayacağı iyiliği yapan Rabb’imiz, Fatiha ile kendimiz için neyi istemenin hayırlı olduğunu öğretir bize ve onları kendisinden istetir.

Vermek istemeseydi, ısrarla istememizi ister miydi?

Senai Demirci

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.